Sennur Sezer şiirinde kadınlar

Nilüfer Altunkaya

Sennur Sezer’in şiirini dünya görüşünden ayrı düşünmemek gerekiyor. Yalnızca şiirlerinde değil masal ve diğer edebiyat türlerinde yazdıklarıyla da toplumcu gerçekçi çizgiden ayrılmadığını görüyoruz. Bu açıdan baktığımızda onun edebiyat anlayışını kurarken halk edebiyatı ve sözlü edebiyat geleneklerinden beslenirken de bu anlayışa yaslandığını söylemek mümkün.

Toplumcu Gerçekçi Şiir anlayışının temelinde yatan anlaşılabilirlik isteği Sennur Sezer’in şiirlerinde yalın bir dil kullanmasını, toplumsal konulara eğilirken somut imge anlayışından beslenmesini sağlamıştır. Köylüleri, işçileri ve gecekondu hayatını konu edinirken yoksulların duygu dünyasını yansıtmaya çalışır. Eleştirel bir tutumla kent yaşamındaki çarpıklığı sorguladığı şiirlerinde günlük hayatın içinden sahnelerle kendini şiir kahramanıyla özdeşleştirerek çarpıcı bir etki yaratır. Başkalarının Eskilerini Giyenin Şarkısı adlı şiirde toplumsal ikiyüzlülüğü ve duyarsızlığı eskiler alan bir kadının bakış açısıyla ele alınır:

Yarım bırakılmış çorba,
Geri çevrilmiş biftek ve “ihanet” yabancı bana
İnce topukları yaz takunyalarınızın
Bana kalın, yıkanmaya dayanıklı
Akrabalar kadar tanıdık bir şey gerek
Rengi de, rengi de olmalı elbet
Yıpranmışlığımı örten.


Sennur Sezer’in şiirlerinde kadınlar sıklıkla yer alır. Onun poetikasında kadın meselesini ideolojik bağlamdan ayrı değerlendirmemek gerekir. Toplumsal çatışmalar ve sınıfsal çelişkiler kadınların hayatına yansırken yaşananların neden değil sonuç olduğu düşüncesi yine sistem eleştirisiyle bütünleşir.
Annelik duygusuyla beslediği kaygılarını dile getiren İfademdir şiirinde yazma eyleminin amacını “İnsanın insandan korkmasına karşıyım” şeklinde ifade eder. Bu şiirde kendini kadın ve anne olarak konumlandırırken çocuklara yönelik koşulsuz sevgisini dile getirir:

Evliyim
İki çocukluyum
Ozanım
Düzeltirim
Çocuklarımdır
Bütün çocukları dünyanın


Sennur Sezer’in kadınlara bakışı hep bu annelik duygusunun verdiği şefkatle beslenir. Her zaman içerden bakmayı ve kadınları durağan değil hareket halinde anlatmayı tercih eder. Toplumsal bir sorun olarak kadın meselesi Sennur Sezer’in ideolojik görüşüyle iç içe genişler şiirlerinde. Ama hiçbir zaman kişisel yargılarda bulunmaz ve herhangi bir acıyı dramatize etmez. Yaşamın içinde yer alan her soruna şiirinde yer verirken sistem eleştirisini çağrışımsal bir yöntemle geri planda hissettirmeyi tercih eden bir şairdir, Sezer. Bu yüzden yalın bir anlatımla derinliği yakalayabilmiş canlı betimlemelerle kurduğu şiirleri çoğul bir anlam kazanabilmiştir.


Farklı konulara değinen birçok şiirinde kadınları betimleyen dizelerine rastlamak mümkündür şairin. Kadınları yaşam yolculuğunun içinde yansıtan betimlemeler kullanırken bekleme salonlarının burukluğunu kadının dilsizliği üzerinden anlatması yine toplumcu bir anlayıştan beslenir. Kirlenmiş Kâğıtlar adlı şiir bu açıdan oldukça çarpıcı bir şiirdir. Issızlık bir kadınlık durumu gibidir:

Kadınlar, ki yoklukları farkedilir olsa olsa. Kadınlar,
bir yazma, bir renk, bir devinim… Karıncalar kadar
olağan… Payları karıncalar kadar hayatta.
Göçerler, trenleri tanımadan. Selvisiz ve söğütsüz
bir ıssızda, katar katar gece taşları.


T. Eagleton’un İngiltere’de eleştirinin geçirdiği evreleri ele aldığı Eleştirinin Görevi adlı kitabında Pope’den aktardığı sözler eleştirel yargının eşitlikçi olması gerektiğini vurgular:
“İnsanlar onları eğittiğinizi bilmeden eğitilmelidir. Ve bilmedikleri şeyleri unuttukları şeyler sanmalıdır.”
Sennur Sezer şiirine de uygulayabileceğimiz bu yaklaşım insanları şiir yoluyla aydınlatmak misyonunu da barındıran sosyalist şairlerin ortak bir tutumu gibi düşünülebilir. Bu açıdan halk edebiyatına yeni bir anlayışla yönelmek ve özellikle kültürel açıdan yoksun bırakılmış emekçi sınıfın insanlarına bu yolla ulaşmaya çalışmak önemli bir çabadır. Şairin olgunluk dönemi eserlerinden olan Dilsiz Dengbej adlı kitabı sözlü gelenekten yararlandığı şiirlerden oluşur.
Bu şiirlerde anlatım saz şairlerinin ritmine uyum sağlayan bir yapıyla biçimlenir. Masalsı öğeler yerel atmosferi anlatan betimlemelere karışarak akar:

Kuyular ses verir, açar bağrını. Gelin
açamaz. Boncuklu tülbenti ile ağzı bağlı.
Kulaklara yasak sesi kadının. Gönlünün gizi
derinlere dağlı. Biriktirir oyalarla,
boncuklarla ve taneleriyle narın, feryatlarını.


Kadınlarsa köy hayatının içinde dengbejlerin sazlı sözlü gecelerdeki suskunluklarıyla yansıtılır. Kadınlar hep beraber yakılan ağıtların bir parçası gibidir ve gelinlere düşen kıyıda köşede sessiz gözyaşları dökmektir:

Her akşam büyük sofasında konağın,
diz çöküp gezgin aşıklar, söyler öykülerini. İniltisi Zin’in, Mem’in öfkesi ve öcü demirci
Kava’nın dile gelir. Her akşam çıraların
ışıltısı bir aşıkla göverir.
Bülbülün sesi helal ve helaldir gelinlerin
kolkola oynaması. Ancak anlatmak er işi.
Ölmek gibi. Ağıt aşıklara yazılmıştır.
Gelinlere yazılan sessiz gözyaşı.


Aynı kitapta yer alan bir başka şiirde feodal kalıntılarla varlığını koruyan ataerkil yapının içinde kadının dilsiz bırakılması, kadınların ev içlerine hapsedilmesi, kapalı kapılar ardında yaşananların günışığına çıkarılmaması, kadına yazgı olarak biçilen hayatların erkeğin eliyle karanlıkta bırakılması sandık metaforuyla dile getirilir. Kadının söze dökemediği çile bohçalarda sakladığı bir utanca dönüşür:

Hekimlerin anlamadığı…
Kirpiğin göze battığı uykularda…
Uykularda : aklın yarısı günlük
güneşlik, yarısı gece. Bir
koşuşturma yüreğin ortası…
Kimbilir hangi bohça, hangi
sandık…
Kapağı güne kapalı.


Bu şiirlerde kadınların işlediği halılar gibi kadın emeğinin somutlaştığı nesneler, yerel hayatın içindeki işlevselliğiyle ele alınırken yukarda sözünü ettiğimiz masalsı epik anlatımla doğa betimlemeleri önem kazanır:

Ak çiçekler gelip kondu aydınlığına günün.
Gel oldu yorgun kanatlarına ömrün. Topla kırıntılarını. Dön
bak arkana. Kirazın,
bademin, şeftalinin telaşına katıldı ayva.
Çiçeğin nerde şaşkın çitlenbik, kocamış erik?
Gel oldu umudun kokularına.


Meryem’in Dağınık Düşünceleri dişil sesin annelik duygusuyla ağır bastığı bir ağıttır. Oğul köylü annenin yaşlılığını da duyumsadığı bir yalnızlığın yankısı gibidir. Ölü oğula sesleniş dünyanın şimdiki haline de bir sitem içerir. Çocuklar büyüdükçe dünya onların masumiyetine bürünerek daha güzel bir yer olmalı yani değişmelidir. Böylece yaşlı Meryem’in acısı yılgınlıktan arınır ve inanç dolu bir dirence dönüşür:

Oğlum,
o gözleri sonsuza bakan öküzün
önünde doğan çocuk.
Oğlum,
eşeğimin
ıslak soluğu ısınırken ensemde
kucakladığım mucize…
Oğlum,
yüreğimde büyüyen inanç:
“Dünya değişecek, değişmeli
bu çocuk büyüdükçe…”


Bir başka anne çocuklarının ağzından dile getirilir, Akşam Haberleri’nde yer alan Ana adlı şiirde. Toplumsal olayların tematik olarak ağır bastığı şiirlerde anadil meselesi de dile getirilir. Annenin erkenden fabrikaya gidişi ile çocuğun dil açısından okulda kendini ifade ederken yaşadığı yabancılaşma -okulda Türkçe konuşmak zorunda olması- birbirini doğurur:

Pencereleri dağa bakar gurbetin. Okul bir dildir. Ev bir dil.
Gurbet çığlıktır.
Kim çevirebilir bir türküyü bir çığlığa.
Ben diliyim işçilerin gurbette. Her toplantıda
eli ağırlaşır anamın saçlarımda.
Soluğum mavi, görürüm. Buz çiçeklenir.
Ben diliyim anamın.
–İşçiler kumaş istiyor, ürettikleri iplikten.
Bayramdır.

Bu kitabında topladığı şiirlerinde de birbirine akıcı bir şekilde bağlanan dizelerde yine direnişe dönüşmüş acılara dokunuyor şair.
Sonuç olarak Sennur Sezer şiirinde kadınların ağırlıklı olarak yer almasının dişil bir duygu yoğunluğuyla bireysel-toplumsal acılardan çoğul bir türkü yaratma amacı taşıdığını söyleyebiliriz. Kadınlar da yaşadığı çevrenin bireyleri olarak daha özgür, daha demokratik, daha eşitlikçi kısaca daha yaşanılır bir dünyayı özler. Erkeklerin ve kadınların el ele üreterek ve direnerek kuracağı böyle bir dünyanın özlemi, şairin dizelerinde hepimizin özlemine dönüşür. Bu özlemin Uzun Saçlı Gülo’dan Boşnak gelinine uzanan bu renkli yelpazede -Anadolu’da- çok sesli bir türkü gibi çoğalmasını dileyerek…


* Nilüfer Altunkaya’nın bu yazısı yeni e. dergisinin Haziran 2017 sayısında yayınlanmıştır.