Yerin derinliklerinde aşkını arayan sonsuz bir sürgün: Furuğ Ferruhzad

Özgün E. Bulut

“Varmak nedir bilmiyorum ama kuşkusuz tüm varlığımın ona doğru aktığı bir maksat vardır. Keşke ölseydim ve yeniden dirilebilseydim ve dünyanın başkalaştığını, dünyanın bu denli acımasız olmadığını ve insanların bu her zamanki aşağılık ve kahpeliklerini unuttuklarını…”

Furuğ Ferruhzad yazdığı bir mektubunda insanların aşağılık ve kahpeliklerinden söz ediyor. Mektup yazılan ise İbrahim Golestan’dır. İbrahim Golestan ise sevgili olandır. Ona yazdığı mektuplarda kendi varlığını, ilişki düzeyini, yoksunluklarını, isyanlarını, içe kapanışlarını ve bir kadının direniş öyküsünü her hali ile görmek mümkün. Furuğ, sadece kendine değil, bu mektupları okuyan herkesin içine yağmurla karışık bir fırtına, gök gürültüsü ve şimşek seslerini birlikte gönderir. Bunları okuyana ise iki damla gözyaşıyla onun çığlığına ortak olmak ve şiirlerin sarsan yanına geçmektir.

Nereden başlamalı öyleyse? Şiirlerinden mi, yaşamından mı, yoksa mektuplarıyla mı devam etmeli? Oysa şiirleri yaşamından, yaşamı şiirlerinden örülmüştür. Mektuplar ise ikisinin ortasında oturan düşünceli ve sıkıntılı bir kadının acılarının dışa vurumudur. O halde mektuplarından devam etmeli ki onun acılarıyla da konuşma fırsatı yakalansın. “Derimin altında başımı döndürecek bir baskı olduğunu duyumsuyorum. Her şeyi delmek ve olasınca içine dalmak istiyorum. Yerin derinliklerine varmak istiyorum. Benim aşkım oradadır. Tanelerin sürgün verdiği yerde ve köklerin birbirine vardığı ve yaradılışın çürümüşlükte kendini sürdüren noktada. Benim tenim sanki onun geçici biçimidir. Temeline varmak istiyorum. Kalbimi bir meyve gibi tüm ağaçların dallarına asmak istiyorum.” Bir kadın konuşuyor… Baskılardan bunalan bir kadın… Ve isyanını gizlemeyen… Bütün fenalıkları yerle yeksan eden bir kadın… Aşkını bütün fenalıklardan koparıp, sahiplenen ve ilan eden bir kadın… Son noktada kalbine sığınan ve kalbini herkesin görmesi için tüm ağaçların yemişi olarak oraya asan bir kadın….Tutkuyu derinlerden çıkarıp, gökyüzüne yakınlaştıran, yaşadığı tüm acıları torağa gömen bir isyankarın serzenişleridir yüreğimizde dolaşan artık.

Baba hayatının tam ortasındaki figürdür

Furuğ’un beklide hayatını her anlamda etkileyen kişi babasıdır. Bunu babasına yazdığı mektuplardan da görmek mümkün. Saygılı bir dil, sanki bir korku, yazdıklarını gönderip göndermeme arasında gidip gelmeler. Tam da buradan babadan başlamak gerekiyor. Onu şiirle tanıştıran kişidir baba. İçine bu ateşi salan ve onu bu büyünün ortasına atan ve sonrasından ona tavır alıp, evden uzaklaştırandır aynı zamanda. Babanın ailedeki varlığı tartışmasızdır ve baba aynı zamanda da bir ordu mensubudur. Ordu disiplini evin içindedir. Baba okuyan biridir ve geniş bir kitaplığa da sahiptir. İşte Furuğ’u bu güzelliğin ortasında şiirle tanıştırır baba. Çocuk yaşından itibaren şiir yazmaya başlar ve çok erken yayınlatır şiirlerini.

‘Bahçeye Acıyorum’ şiirini evin içinden yazmıştır. Evi havuzlu bir bahçe olarak görmüştür. Bu bahçede otoriter baba yaşlanmış, emekli olmuş, kendini okumaya vermiştir. “baba diyor ki:/ ‘benden geçti artık/ benden geçti artık/ ben yükümü taşıdım/ bana düşeni yaptım,/ ve odasında sabahtan akşama/ ya Şehname okuyor/ ya Nasih-ül-Tevarih/ baba anneye diyor ki:/ ‘lanet olsun her ne balık varsa ve her ne kuş/ ben öldükten sonra/ ne fark eder bahçe olsun/ yahut olmasın/ bana emeklilik maaşı yeter.” Anne dini duygularını arttırmış ve bütün acılarını ibadete gömmüştür. Tüm hayatı bir erkeğin dediğini yapmak ve çocuk büyütmeyle geçmiştir. “anne gün boyu dua okuyor/ anne doğal günahkardır/ ve tüm çiçeklere üflüyor/ ve tüm balıklara üflüyor/ kendisine üflüyor/ anne ruhunu bekliyor/ ve inecek olan bağışı.” Erkek kardeş bahçeyi mezar olarak görüyor ve bahçenin yok olduğunu düşünüyor. Aile dağılmıştır ve çok da direnmemek gerekiyor. Felsefe bağımlısı bir erkek kardeş ve aynı zamanda da mutsuz bir erkek kardeş… Mutsuzluğunu alkolle geçiştirmeye çalışan ve bunu çözmeyip, evden kaçan ve meyhanelere sığınan bir erkek kardeş. “erkek kardeşim benim bahçeye mezar diyor/ kardeşim otların kargaşasına gülüyor/ ve suyun hasta derisi altında/ çürük zerreciklere dönüşen/ balıkların cenazelerinden çetele tutuyor/ erkek kardeşim felsefe bağımlısıdır/ o bahçenin onmasını biliyor/ o sarhoş oluyor/ ve duvarı yumrukluyor.” Kız kardeş ise tüm sızılarını bahçeye sığınarak gizler. O bu bahçenin kıymetini bilen ve mutsuzluğunu bahçenin çiçekleriyle temizleme yolunu seçendir aile içinde. Mutsuz bir evlilik ile evden uzaklaşır ve çocuk doğurmaya başlayan ve sürekli doğuran biri olmuştur artık. “ve kız kardeşim ki çiçeklerin arkadaşıydı/ ve anne onu dövdüğünde/ yüreğinin sade sözcüklerini/ çiçeklerin sevecen ve suskun topluluğuna götürürdü/ ve zaman zaman balıkların ailesini/ güneşe ve tatlıya konuk ederdi…” Kız kardeşin yaşamı Furuğ’u özellikle çok etkilemiştir. Belki de onun evliliğini anlatırken, bir anlamda da evliliğe bakışını da aktarıyordur. “onun evi kentin öte ucundadır/ ve yapay evinde o/ yapay kırmızı balıklarıyla/ ve yapay eşinin aşkının sığınağında/ ve yapay elma ağaçları gölgesinde/ yapay şarkılar söylüyor/ ve doğal çocuklar yapıyor/ bizim görüşümüze geldiğinde o/ ve eteklerin ucu bahçenin yoksulluğuna bulaştığında/ kolonya banyosu yapıyor/ o/ bizim görüşümüze geldiğinde hep/ iki canlıdır.”

Furuğ’un yaşadığı dönemlerdeki İran

Furuğ’un doğum tarihi 1935’tir. İran’da Şah Rıza Pehlevi dönemidir. Ağır baskı koşullarının hüküm sürdüğü bir dönemden geçmektedir ülke. Sendikalar kapatılmış, yöneticileri ve üyeleri içeri alınmıştır. 1936 yılında çıkarılan iş güvenliği yasası sadece kağıt üstünde kalmış ve uygulanmamıştır. Şah Rıza Pehlevi 1939 yıllarının sonlarına gelindiğinde ise Almanya ile sıkı dostluklar kurmuş ve neredeyse ticaretin tamamını Almanya ile yapar duruma gelmiştir. Öyle ki Almanya 1941 yılında Sovyetler’i işgal edince, İran’la ticari ilişkileri ve buradaki uzmanları sayesinde Sovyetler’e karşı ikinci cepheyi burada açmak istemiştir. Savaşın Sovyetler’in lehine gelişmesinden sonra Britanya ile birlikte Şah uyarılmış ve İran’da bulunan Almanların sınır dışı edilmesi istenmiştir. Buna yanaşmayan Şah Rıza Pehlevi iktidardan uzaklaştırılarak, yerine oğlu Mohammed Rıza Şah getirilmiştir. Oğul Şah döneminde göreceli olarak önceki döneme göre daha az baskı ortamı vardı. İşte böyle bir ortamda 1944 yılında Tudeh (Kitleler) olarak Komünist Parti örgütlenmiş ve kısa zamanda yeniden sendikaların kurulmasını sağlamış ve 300 binin üstünde işçiyi örgütlemiştir. Mollalar ise sessiz ve Şah’ın yanında bir tavır içindeydiler.

İşte böyle bir dönemden geçen İran, darbeler, demokratik mücadeleler, kitle hareketleri ile sarsılıyorken bu işlerin tam da ortasında olan bir çocuktur Furuğ. Ortasında derken babanın konumundan kaynaklı bir durumdur söz konusu olan. Asker olan bir baba ve aynı zamanda Şah yanlısı olan bir baba. Hem baba hem de oğul Şah’ın rütbeli askeri olan baba sadece Furuğ’u değil, diğer çocuklarını da tüm bu hareketlerden uzak tutmuştur. Zaten tüm bunlar da Furuğ’un çocukluğunda cereyan etmektedir.

Siyasal atmosfer bu şekilde devam ederken feodal yaşamda da otoriterizm egemendir. Babanın, daha doğrusu erkeğin sözünün egemen olduğu bir aile yapısı vardır. Çocuklar üzerinde mutlak iktidar ve söz sahibi olan öncelikle baba ve o işine gittikten sonra da anne. Çocuklar da anne ve babaya sonsuz bir itaatle bağlıydılar. Onların dediklerinin dışına çıkılmayan, korkulan ve içlerinde büyütülen bir isyan ve kaçış gününün kollanışı. İşte bu itaat ve boyun eğme Furuğ’u henüz çocuk yaştayken akrabası Perviz Şapur ile evliliğe itmiştir. Furuğ onaltısında, Şapur ise otuzun üstündedir. Sevgisizlikten sevgi aramaya kaçmıştır. Otoriteden özgürlüğe uçmuştur. Evlerine sık sık gelen bu güzel adamın kollarında merhameti aramayı denemiştir. Bu evlilik Furuğ’un hayatındaki en önemli değişikliklerin de başlangıcıdır. 1951 onun evlilik yılıdır. İlk şiir kitabı Tutsak 1952’de yayınlanmış ve 1953 yılında oğlu Kamiyar doğmuştur. Kamiyar’ın doğumundan sonra eşiyle boşanmış ve İran yasalarına göre bir daha da oğlunu görememiştir. Bu yaşamında en büyük trajedilerden biridir ve Kamiyar’dan uzak kalmasının acısını fazlasıyla yaşamıştır. “bu şiiri sana söylüyorum/ susamış bir yaz günbatımında/ başlangıcın bu uğursuz yarı yolunda/ bitimsiz bu acının köhne mezarında/ bu son ninnimdir yavrucuğum/ senin beşiğinin yanında salınır/ belki bir gün bu yaban çığlığım/ gençliğinin göklerinde yankılanır/ bırak benim avare gölgem/ senin gölgenden uzak ve ayrı kalsın/ bir gün kavuşuruz ve o gün/ varsa aramızda sadece Tanrı kalsın.” Şiir, asla görememek ve çocuğa sarılmamak üzerine kurulmamıştır. Çünkü onun beyninde ve kalbinde hep çocuğuna ulaşmak vardır ve bunun yollarını da yasal yollardan aradığından içindeki kavuşma umudu sıcak ve taze kalmıştır. Ancak zamanla bu duygu kaybolmuş ve ümidini yitirmiştir. Çünkü yasalar bir kadından ziyade erkeği korumuştur. Çocuğun büyüme evresi asla gözetilmemiş ve anneyi çaresiz bırakmıştır.

Evlilikten kaçış, iktidardan da kaçıştır

Furuğ’u evliliğe iten nasıl ki otoriteden kaçışsa, evlilikten koparan da eşinin onun üzerindeki kısıtlayıcı ve yeteneklerini görmek istemeyip, bastırmak duygusuydu. Furuğ şu yeryüzüne şiir için gelmişti. Şiir için ‘yeniden doğuş’ yollarını arayan ve bunun için koşturan, kovalayan, yanlışlar yapsa da onları dizelerine gömen ender bir canlılık taşıyordu ruhunda. Kuşkusuz ona bu canlılığı veren şiirdi ve o da bunu hakkıyla yanıtlıyordu. Şiirle aralarındaki bağ bir efendi ve köle ilişkisi üzerine kurulmamıştı. Şiir onun bahçesindeki çiçekti. Onun kurumaması için bakımını yapıyor ve suyunu veriyordu.

Furuğ’un babasına ve ardından kocasına başkaldırısı sadece ailedeki otoritenin sarsılması anlamına gelmiyordu. Onun bu tavrı aynı zamanda verili bütün iktidar odaklarınaydı. Zaten yasaların oğlunu hiçbir zaman görmesine izin vermemesi, bir kadının bu dik duruşu ve isyanının nedenidir.

Furuğ çabuk öğreniyor ve bilgi birikimini sürekli dolduruyordu. Bu da onu hep bir adım öne taşıyordu. Yurtdışına çıktığı zaman kaldığı ülkenin dilinin çok kısa sürede öğrenmiş ve o ülkenin dilinden çeviri yapacak düzeye gelebilmişti. Babasına yazdığı bir mektupta şiir ve çeviri ile ilgili şunları yazmıştır. “Ben büyük bir şair olmak istiyorum. Benim hiçbir zaman bundan başka bir uğraşım yoktu. Kendimi bildim bileli şiiri sevdiğimi anlamıştım. Ne yapıyorsam kendi düşünce ve bilgi sınırlarımı genişletmek için yapıyorum. Ben hiçbir zaman diploma ve lisans almak için okumuyorum, fakat niyetim bilgimi arttırmakla sevdiğim işi, yani şiiri sürdürmek ve başarılı olmaktır. İtalya’da bulunduğum yedi ay zarfında İtalyancayı iyi öğrendim ve İtalyancadan iki şiir kitabı çevirdim. Şimdi de Emir’in yardımıyla Almanca bir kitabı çevirmekteyim.”

Babasına yazdığı aynı mektupta oğlu Kamiyar’ın özlemine de değinir. Kamiyar onun en zayıf halkasıdır. Oğlunu görememesi, içinde derin yaralara yol açmıştır. “Kami’yi çok özlüyorum ama diğer yandan moralimin henüz iyi olmadığı düşüncesindeyim ve şimdilik yeterince güçlü ve normal değilim. Oraya dönersem yine aynı cehennem azabı yaşam başlayacaktır ve bazı şeylerin yükünü taşıyamayacağımdan korkuyorum.” İşte onun bu özlemi, oğlunu hiç göremeyişi, Cüzamlılarla ilgili çekeceği ‘Kara Ev’ filmi için gittiği Cüzamlılar Evi’nde altı yaşındaki Hüseyin’i görmesi yeniden doğuştur. İçinde bir Kamiyar kaynar o zaman. Anne ve babası cüzamlı olan ve onlarla aynı evde yaşayan altı yaşındaki Hüseyin’i evlatlık edinir. Cüzamlılar Evi’nde yaşayan bu kırılgan ve ürkek çocuk, başka bir kırılgan ve ürkek büyüğün kollarına bırakır kendini. Furuğ’un yüreğinin tüm sıcaklığı Hüseyin’in içine kadar iner ve onu ısıtır.

Günah şiirinin en önemli kavramıdır

Furuğ’un şiirlerinde günah sözcüğünün önemli bir yeri vardır. Belki de hayatını değiştiren en önemli sözcüktür. Öyle ki şiirine bile isim vermiştir. Günah şiiri şöyle başlamaktadır. “günah işledim lezzet dolu bir günah/ titreyen esrik bir tenin yanında/tanrım ne bileyim ne yaptım ben/ o karanlık suskun dolu zulada.” Kendini mi konuşuyor, anlatıcı olan Lilith mi henüz anlamıyoruz. Lilith, Adem’le birlikte topraktan yaratılan ilk kadındır. Adem Lilith’i bir türlü eşiti görmez. En son problem cinsel ilişkide yaşanır. Adem, Lilith’i sürekli altında ister. Lilith ise buna karşı çıkar. Adem bunun üzerine onu Tanrı’ya şikayet eder. Bunun üzerine Lilith cennetten çıkar ve şeytanın hizmetine girer. Mit böyledir. Günahından dolayı Furuğ’un yaşadığı bundan farklı değildir. Ailesinden uzaklaşır önce. Kendisi hakkında dedikodu yapan bu çevrelerden nefret eder ve kaçar onlardan. Şiir devam eder. Devam eden Lilith mi Furuğ mu hala anlaşılmamaktadır. “aşkın öyküsünü okudum kulaklarına:/ seni istiyorum ey benim cânânem!/ ey bağrı can bağışlayan, seni/ seni ey aşığım benim, divanem!”

Günahı işleyen kimdir? Cennetten kovulan neden kadındır ve neden günahı o işlemektedir? İşte erkeğin güç olduğu yerde üretilen çözüm ne yazık ki bu kadar basit ve sığdır. Furuğ’a kulak vermenin yeridir. “her iki gözünde onun günah gülüyordu/ yüzüne ay ışığı gülüyordu/ o suskun dudakların geçişinde/ sığınmasız bir yalaz gülüyordu.” Tam da bu şiirden sonra onu Türkçeye çeviren Haşim Hüsrevşahi’nin bir tespitine başvurmanın zamanıdır. “Ama diğer taraftan Furuğ’un şiirinde fiziksel olarak kadının sesinin olmasının ötesinde, susturulmuşluğun, bastırılmışlığın/ ezilmişliğin, eşitsizliğin sesi ve aynı zamanda bastıran, susturan, ezen dilin kurallarına karşı bir duruşun, isyanın da sesi duyulmaktaydı. İşte bizi ilgilendiren konulardan biri de bu duruştur, isyandır, dişilliktir ve de bu sesin dişilliğidir!” Anlatılan sanki Furuğ değil, Lilith’in kendisidir.

Şiirdeki yeri

Furuğ genç yaşına rağmen fars şiirinde önemli bir yer edinmiştir. Onun bu değişiminde ve yükselişinde İbrahim Golestan ile tanışmasının etkisi vardır. İbrahim Golestan bilinen bir öykücü ve sinemacıdır. Batı edebiyatından çeviriler de yapmaktadır. Furuğ’un dünyasındaki ve etkisindeki şairlerin yanına yeni bir değer taşımıştır Golestan. Furuğ da bu değerin kıymetini bilmiş ve kendini ona göre değiştirmiştir. İşte bu değişim onu Nima ve Ahmed Şamlu’nun şiirlerine yakınlaştırmıştır. Golestan ile sinemayı tanımış ve kısa filmler çekmiştir.

Şiir olmasa Furuğ olabilir miydi? Kuşkusuz ki hayır! O bu yolun nasıl bir yol olduğunu bilerek, içinden yürümüştür. Hayatında elveda dediği ve eksik bıraktığı her şeyi şiir uğruna yapmıştır. Genç bir kadın olarak şiirinin hamurunu iyi yoğurmuş ve pişmesi için fırına vermiştir. Çok daha önemli işlere imza atacakken, vakitsiz bir elveda ile evi terk etmiştir. Oysa o son noktayı sesin üzerinden yapmıştır. “ses, ses, yalnız ses/ duru suyun akmaya istek sesi/ yıldız ışığının toprağın dişilik çeperine dökülme sesi/ anlam dölünün pıhtılaşma sesi/ ve ortak aşk belleğinin genişlemesi/ ses, ses, yalnız ses kalır.”

Ve o sesten kalan bir de büyük bir serzeniş ya da başkaldırı vardır.

İşte bu benim

Yalnız bir kadın

Soğuk bir mevsimin eşiğinde…