Şiir Üzerine Notlar

Hicri İzgören

Kimin sözüydü unuttum. Şiirden söz ediyorsanız en başta “Bana göre ya da bence” demeyi unutmamamız gerek diyordu. Gerçekten de öyledir. Çünkü şiir eninde sonunda bir beğeniye dayanır. Ama ‘Beğeni’ dediğimiz büyük ölçüde şiirin olmazsa olmaz ya da şaşmazlarını içermesi gerekir.

Yani bir şiirin şiir olabilmesi için; belli bir dil tadını içermesi, imge katında olması, estetik bir yapı oluşturması, doğru kodlanması gibi durumlar gelir. Yoksa, alt alta getirilmiş cümlelerden oluşan her metni her iç döküşü şiir sayma, şiir sanma yanlışına düşeriz. Ne yazık ki bugün ‘şiir’ diye sunulan, algılanan ve tüketilenin büyük bölümü bu türdendir.

Şiir sanatı; bir yaradılış gücü olarak yetenek gerektirdiği gibi, varolması için gerekli sanatsal kıstas ve yöntemleri belirleyen bir kurallar bütünlüğü de gerektirir.

Şiir çeşitli katmanlardan oluştuğundan her okunuşta zenginleşen bir örgüdür. Her okuyucuyla da değişkenlik gösteren şiirin bu yanıyla düzyazıdan nerede ayrıldığını tartışırken Joannes Pothem: Düzyazıyı yürüyüşle, şiiri ise dansla bağdaştırır. “Düzyazı yürüyüş gibi en az hareket gerektiren yolu, yani düz hattı izler. şiir ise; dans gibi hiçbir yere gitmez, kendi içinde son bulur.”

Romancı ya da öykücü birçok yazar, şiirsel söylemin etkileme gücünden yaralanarak, eserlerinde şiirsel bir dil kullanma yolunu seçmiş, sığlıktan, tekdüzelikten kurtulmayı amaçlamıştır. Bazı şairler de ‘Düzyazı şiir’ diye adlandırılan bir biçim geliştirmiştir. Bu tür şiirler biçimsel olarak düzyazı gibi sunulsa da şiirsellikten fire vermediği sürece biçime dayalı bir olanak olarak kullanıla gelmiştir. Ancak son dönemlerde bu flörtün sınırlarını zorlayan ve giderek şiirden uzaklaşan metinlerin olduğunu da belirtmek gerekir.

Şiir, bir yanıyla bireyin içselleştirdiği yaşantısını, diğer yanıyla onun toplum içindeki görüntüsünü yansıtır. Bu durum şairin okuyucuyla hem bireysel hem de toplumsal yönden kucaklaşmasını sağlar. Tartışma götürmez ki şiir bir dil serüvenidir. Hiçbir edebiyat dalında dil, şiirde olduğu kadar varsıllaşamaz. Paul Valery: “Şiir dil içinde dil yaratmaktır.” demişti. Edip Cansever de benzer bir yaklaşımla: “Şiir, kullanmalık dilin aracılığıyla yeni bir dil kurma uğraşıdır.” diyordu. Eray Canberk, “Şairlerin şiir yüklerini belirtebilecek bir sözlük yapılabilir mi? ” diye sorarken her şairin şiirinde kullandığı dilin farklı şiir yükleri olması gerektiğine göndermeler yapar. Dahası bu yükler, şairin her şiirinde farklı yükler taşıyabileceği anlamını da içerir. Her şair bir anlamda dili, kendine göre biçimlendirir. Kendi duygu ve düşünce yağmurunda yıkayarak kişileştirir ve kendi üslubunu (biçimini) oluşturur. Şairin özgünlüğünü oluşturan da bu durumdur.

Şairin görevi doğadaki, yaşamdaki bir olguyu kanıtlamak değildir. Bu noktada şairi bilim insanıyla karıştırmamak gerekir. Bilim akla, şiir duyguya yöneliktir. Şiir bilimsel bir tez değildir. Bu nedenle somut olanı bir fotoğraf gibi saptaması beklenemez. Şiir bizi bir yargıya götürebilir ancak şairin amacı, bilim insanı gibi bir olguyu ispatlamak değildir.

Robert Lynd; “Hayal gücü olmayan yerde fenalık ve bencillik vardır.” diyor. Şiir hayal gücüyle yazıldığı gibi, hayal gücünü besleyen bir özelliğe de sahiptir. Okuyucunun zihninde zengin çağrışımlar yaratır. İnsan hayal gücüyle kendini keşfettiği gibi başka insanların varlığını da fark eder. İlgisi kendi dışındaki varlıklara da yönelir, sevmeyi öğrenir. Çünkü sevmek dediğimiz şey, kişinin kendi varlığı dışında bir başka varlığa yönelmesi ve onun kendi varlığı gibi önemsemesidir.

Octavio Paz ,”Her şiir eşsiz bir nesnedir ve tam yaratılış anında ölen bir teknikle yaratılır. Şiir tekniği denilen şey aktarılamaz, çünkü, formüllerden değil, sadece yaratıcısına hizmet eden buluşlardan meydana gelir” diyor ve devam ediyor: “… Şiir, gerilimin içindeki dildir. Varlığın en uç noktasındaki dil, dilin en uç noktasındaki varlık. Sözcüklerin içinden doğan şiir, sözcükleri aşan bir biçimde ortaya çıkar.”

Şiir dili mantığın dışında bir dildir. Sözgelimi şair ‘Ağaç’ sözcüğünü kullanmadan da okuyucunun zihninde, imgeleminde bir ağaç canlandırabilir. Zaten şiir dili de, yeniden yansıtılmış görüntüler dili değil midir?

Yaşamda olduğu gibi şiir de ayrıntılarda saklıdır. Gerçekliğin gizli boyutu çoğu kez ayrıntının sıradan görüntüsünde ele verir kendini. Şairin tekilliği bütünsel bir bakış açısıyla yoğrulur, zenginleşir ve çoğalır. Bu da yoğun dikkat, titiz bir çalışma iyi bir gözlem, zengin bir imge ve sözcük seçimi gerektirir. Ancak bu sayede Aragon’un dediği gibi şiir fırtına ya da tufana dönüşebilir.

“…Her insanın bir öyküsü vardır. Ama her insanın bir şiiri yoktur…” diyor Özdemir Asaf. Ama olsun… Sizin yine de ezberinizde sevdiklerinize okuyacak birkaç şiiriniz olsun… ve “Kötü alışkınlıklarınız var mı?” diye soranlara şiir okuduğunuzu söyleyin… Şiirsiz ve aşksız kalmayın.